Parmağını kesmişti akıtmak istiyordu içindekileri, bir çıkış yolu arıyor, bulamıyordu. Bu bilmezlik hali içinde bastı asansörü çağırma tuşuna. Asansörün gelmek için çıkardığı gürültü ile parmak ucunda beliren kan aynı ana denk gelmişti. Asansör bile gürültüyle geliyordu, yok muydu usulca gelen? Gidişler gürültülü olmuyor mu gelenin bu acelesi kalınacak bir yer olmadığını bilmesinden miydi acaba. Yine tasarı ve iç konuşmaların arasında kaldı. Parmağına yanlışlıkla oldu diyemedi, yalan söylemeyi beceremiyordu. Öfkenin doğal sonucuydu parmağında bir çizgi gibi beliren kan. Peki kimeydi bu öfke, niyeydi bu kesik? Ne kadar gülünç bir durum. Kesiğin altına bastırıp kanı dolgunlaştırırken parmağını geriye çekiyor, kanı içine hapsederek yarasıyla oynuyordu. Hep oynamıştı yaralarıyla... Bazen çabuk iyileşseler de çoğunlukla derinleşip iyileşmez hal almışlardı. Ne çok yarası vardı böyle! Ne dinmez kanmış nasıl çıkıyordu o kan, o bedenden, nasıl akıyordu? Olmazlar neden durdurmuyordu? Neden daha çok kanatıyordu? Neden sarmıyordu? Bu soruları sorarken bile biliyordu neden yapmadığını söylemek istemiyordu. Kendisini anlamayacağını düşünüyordu kendisi bile anlamayacaksa neden sarmadığını... Bunu kendine bile anlatamayacaksa akan kanın ne önemi var? Kan kaybından ölmezdi ama kendi kaybından ölebilirdi. Kaybetmemeliydi kan durmasa da o hep durmalıydı kendisiyle...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder