Bugün gökyüzünde uyudum. Mor bir bulut üzerinde hem de çırılçıplak. O vardı yanımda. Onunlayken hiçbir şeye ihtiyacım yok. Sarıldım. Üzerimize yıldız tozları yağarken usulca öptü. Dudağını dudağımda hissetmek delilikti. Gökyüzünde mantığa da ihtiyaç yoktu. Nasıl olsa o vardı. Biz şimdi öpüştük mü diye sordum. Daha önce yeryüzünde hiç öpülmemiştim ki nereden bilebilirim nasıl olduğunu. Evet, dedi gülümseyerek. Utandım, yüzümü kapattım. Yerden kalma saçmalıklar. Burada utanmak da yoktu. Bileklerimden kavrayıp yüzümü açtı. Avuç içimden öptü. Ne güzeldi dudakları. Öncesinde yürümüştük toprak üzerinde çıplak ayaklarla, acımadı ayaklarımız. Burada acıya da yer yoktu. Bir tek bize yer vardı. Biraz ilerledikten sonra oturduk. Sırtını söğüt ağacına yasladı ben uzandım, saçlarımı okşadı. Ne güzeldi parmakları. Gülümsedim. Yanıma uzandı. Ona gökyüzünü gösterdim ilk kez görmüşcesine yıldızları dolunayı... Parmağımı yukarı kaldırıp bir yıldız gösterdim. Elleri gökyüzüne uzandı yıldızı getirdi, saçıma taktı. Parıldadı saçlarım. Çok güzel oldum. Beni güzelleştiriyor. Bir yıldız daha gösterdim onu da getirdi bu kez ellerimden tutup ayağa kaldırdı beni. Ellerimi tutması... Yıldızın üzerine geçtik. Kaygan zemin uyarısı yapılmamıştı. Özgürdü hareketlerimiz. Yıldızın üzerine geçince değişti kıyafetlerimiz. Ben üst kısmı dar alt kısmı biraz daha geniş siyah ince askılı bir elbise giydim o da siyah bir takım elbise. Müzik gelsin dedim geldi. Çok yakıştık birbirimize. Dünyadakiler görse bir yastıkta kocayın derdi ama biz kocamak istemedik. Üstelik neden kocayalım? Müzikle beraber yükseldi yıldız. Ağaçların üzerine gelince durdu. Ellerini belime sarıp beni kendine çekti. Böyle çekilmek görülmemiştir. Yerin çekimi bile hiç oldu o eylem karşısında. Newton bu anı görse o elmayı yerdi. Elimi tuttu kendi etrafımda döndüm. Rüzgar eteğimi uçuşturdu. Parıldayan saçlarım dalgalandı. Kahkahalarım gökyüzüne doldu. Şarkı bitti. Yıldız yükselmeye başladı. Yerin yüzü karanlığa karıştı. Yanımızda bir sürü yıldız varken biz geçip gittik. Başka türlü geçip gidemiyor, kalıyorduk. Oturdum yıldızın ucuna ayaklarımı boşlukta salladım. Yanıma oturdu. Başımı omzuna yasladım.Yeryüzü-gökyüzü içime doldu. Uykum geldi, küçük bir yatak yaptım buluttan. Uzaklaşmayalım diye küçük yaptım. Aramızda hiçbir sey yoktu. İç içeydik. Bugün gökyüzünde uyuduk. Mor bir bulut üzerinde hem de çırılçıplak.
1 Mart 2017 Çarşamba
23 Şubat 2017 Perşembe
Başlık yok.
Yalnız mıydı? Bilmiyordu. Yanında yalnız hissettirmeyen ve belki de en çok yalnız bırakan varken nasıl bilebilirdi ki bunu? Üzerindeki uzun beyaz elbise yere değiyor toprağı okşuyordu, toprak dokunulmak istiyordu. Bir kozalak düştü yere, alıp devam etti. Düşmesine tanık olduğu kozalakları yanına alıyordu. Düşmenin acısını kendisinden başka hiç bir varlık bilsin istemiyordu! İlerliyordu nereye gittiğini bilmeden. En bildiğiyle gidiyordu bilinmeze. Neydi en bilinen? Bir varlık ne kadar bilinebilirdi ki? Henüz kendini bilmeyenin en bileneni mümkün olabilir miydi? Olmalıydı! İçinde düşme korkusu yanında düşmesini engelleyecek kuvvet vardı... Düştüğünde en çok yalnız hissettiren rolündeyse yanındaki... Nasıl kalkacaktı? Onun kozalağı incitmeden yerden aldığı gibi alabilir miydi biri onu yerden? Üstelik o kozalakları düşme anlarına tanık olduğu için alıyordu. O da yoksa yanında kim bilecekti ki düştüğünü? Kimse! Kendisi kalkacaktı ya da yerde kalan kozalaklar gibi toprağa karışmayı, ateş olmayı bekleyecekti... Beklemedi ellerini toprağa sürerek kalktı yerden. Dokunulmak istiyordu toprak elbisenin dokunuşu yetmemişti! Kendine bile yetemiyordu. Toprak can istiyordu. Nasıl olduğunu önemsemiyordu, kanayan küçük elleri önemsemediği gibi. İçine hapsediyordu kan damlalarını. Etrafını sarıyordu damlanın, oluşturduğu kabarcık önemli hissetirirken kuruyup dağıtıyordu kabarcıkları.Kendine karıştırıyordu. Onu da karıştırmalıydı kendine. Yapmadı! Yoktu kendinden başka karışacağı. Kendine karışıyordu. Karıştıkca buluyordu kendini. Biliyordu belki de artık kendini. Kendini bildiğini düşünürken kaybetti yolunu. Yolunu kaybetmiş, gidecek bir yeri olmayan... Tehlike... Yalnız bırakılmak onun hatası değil ki neden kayboldu? Varsa doğru bir yol kaybolarak bulacak. Toprağa yaklaştı rengi olmadığını fark etti oysa kanı vardı toprakta kendinden bir sey bırakmıştı ona. Bırakmamalıydı kendinden olanı! Uzaklaştı, gökyüzünün sonsuz maviliğini gördü yeryüzünde. Yorulmuştu. Oysa daha bulacağı bir yol vardı. Sahi var mıydı bir yol? Yok diye haykırdı. İçinde zayıf bir ses var olduğunu söylüyordu o yolun. Varsa neden bulamıyordu...
Gerçek
Bomboş yürümek boşlukta. Ayakları yere basan birinin boşlukta yürümesi ne kadar mümkün? İçindeki boşluk dışarı taşıp bir alanı mı doldurmuştu? Boşluk doldurabiliyorsa bir alanı neden onu doldurmuyordu? Bırakılmayacak olduğu söyleniyordu. Peki neydi içindeki bu yoğun terk edilmişlik? O gitmediyse bu yanındaysa kim bırakmıştı onu? Bırakmak için tutmak gerekmez miydi? Tutabilmişler miydi? Tutunamadığını... Hayret ediyordu onu tuttuğunu hatta bırakmayacağını söyleyen varlıklara. Kendisi bile dayanamayıp bırakırken kendini onlar ne kadar kalabilirdi? Yerini bildiğini aradığında bulamayacağını bilmenin derin üzüntüsünü duyarken içinde hayal kırıklığı yaşamamak için alışmak istemediğini söyledi bu duruma. Hayalin kırıklığı, kurulamamasından daha az üzerdi. Kırık bir nesne, baksana kırılınca ne kadar kötü oldu diye gösterilmişti. Kırılırken bile güzel kalma isteği nasıl bir yücelikti. Kırıklık güzel değildi belki fakat daha kötüydü hayalini bile kuramamak. Düşlerinde bile isteyememek. Uzun süreli mutlulukları olsun diye miydi kısa süreli mutsuzluklar? Onun mutsuzluğu da kısa süreli mi olacaktı? Bilmiyordu önemsemiyordu. Kendisi dışındaki herkes önemli kendisi önemsizdi. Üstelik bu kadar iyi gelirken kendine neden önemsemiyordu. Öyle bir boşluk ki asla dolmayacak, öyle bir hal ki asla geçmeyecek... Elinden tuttu kendisine götürmek istercesine, -tuttuğu soğuktu- elleri değil... Çekmemişti belki elini ama sıkıca kavramamıştı da. Ona dokunma cesareti gösterebilmişken bunun anlamsızlastırılması hiç iyi olmadı. Belki de yoktu anlamı tutulan el için belki de çoktu anlamı tutan el için Tutmayacaktı artık ellerini. Tutmamalıydı.
Gerçekleşmeyenler
Kapattı kendini. Karanlığa çaresizce bırakırken yok edilesi benliğini ellerine aldı çocukluğunu. Çocuk olabilmiş miydi? Neydi ellerindeki? Susmaya yeminli gibi hiçbir sey söylemiyordu. Halbuki ne çok anlatırdı. Tüketiyordu her gün ölürken yaşıyor gibi yapmak. Son günlerde nefes alamıyordu uzaktı yaşama belirtilerinden. Bıkmıştı belirsizliklerden. Kadın hiçti, adam her şey. Yoktu saçları okşanacak yoktu kalbi sevilecek. Vardı elleri okşayacak vardı kalbi sevecek. Yok etti var olanları. Aynı gece farklı yatak, aynı ruh farklı beden... Aynı rüya farklı zamanlarda görülebilir miydi? Görülmüştü. Adam geçmişte, kadın gelecekte... Neden şimdi de buluşamamışlardı? Neydi onları başkalarına götürüp birbirine getirmeyen? Türlü senaryo yazılabilir fakat yok yazılacak bu kadar silinecek varken.
Kül
Sınırları yok ediyor gökyüzünün hudutsuzluğunu bulunduğu küçük yere taşıyabiliyordu. Ne kadar da benziyordu alaca gökyüzüne. Varlığı yokluğu belli olmayan, bir görünüp bir kaybolan, tam seçilemeyen... Varlığını içinde hissettiği anlarda başka bir varlıkta olduğunu fark ediyor bu acımasız gerçek ruhunu kasıp kavuruyordu. Yokluğunu kabul ettiği anlarda varlığından farksız olmuyordu. Ruhunun tanışık olduğuna bedeni ne kadar yabancı olabilirdi ki? Kavrulan ruhu gökyüzüne dağılıyordu. İnsanların akşam kızıllığı diye nitelendirip seyrine doyamadığı sınırlı zaman ruhunun en sınırsız haliydi. Çoğunun bakıp ne güzel görünüyor dediğine kim, bu yanan ruh kimin diyecekti? Kim korkacaktı o yangının küllerinden? Ya da korkmadan var edecekti küllerinden...
Soluk Benizli
Yokluğundaki günahlardan beni sorumlu tutar mı Tanrı? Tutmamalı! Sen olsan bu kadar kötü olmazdım, sen yok ederdin kötülükleri. Ederdin değil mi? Ses vermiyorsun yok etmeyecek misin? Oysa ben... bilemedim ne söyleyeceğimi yokluğunda nasıl tamamlanır ki cümleler? Üstelik ben bu kadar eksikken... Nasıl tamamlanacağım bilmiyorum. Gökyüzünde mavi aramak kadar anlamsız bir tamamlayıcı. Hem hepsi hem hiçbiri. Gecenin gündüze kavuşamadığına tanıklık ederken ayrılıyorum senden. İleri gitmeyelim demişim geçen gece, hatırlıyorum. O gece seni istemedim çünkü ben ten istemiyorum. Ben ruh istiyorum! Aradığım ruhu bulduğum beden taşımıyor. Bulduğum bedeni aradığım ruh! Sen de söylenmeyenleri bana bırakıp gidiyorsun, ben küçük değil miyim? Taşıyamıyorum. Taşıyamadıklarım çığ gibi büyürken içimdeki yangına ne demeli? İçimin yangınını dindirecek su yok kainatta. Su bile söndürmüyorsa, damlalar besliyorsa kıvılcımları ben ne yapabilirim ki? Soluk benizli diyenler bilse içimdeki yangını öyle söylerler miydi? Evet söylerlerdi! Onlar bilemez benzi solanın canlı tutmaya çalıştıklarını... Oysa ne güzel seviyordum seni kendimden bile sakınarak. Sevdiğini başkasından sakınmalıydı kendisinden değil. Hep beklemişti hiç gelmeyecek olanı. Ne zaman vazgeçecekti kendine bunu yapmaktan? Aranan ruhun bulunmayan bedenin savrukluğu ne kadar sarabilirdi ki? Hiç! Sarmak bir kenara dokunamazdı bile. Tüm bunları düşünürken süzülüyordu o soluk benizden canlılık belirtisi yaşlar belki bu yaşlar söndürerekti o yangını.
18 Şubat 2017 Cumartesi
Kırlangıç
Tarihi geçmişti, yaşantısının. Kimsesiz kaldığı bir anda konuşuyordu kelimeler. Hiç susmamışlardı ki. Kimse yokken yanında seyretti gökyüzünü dans ediyordu kırlangıçlar bir el uzandı pencereden. Küçük bir el. Görmezden geldi kırlangıçlar. Küçük ellerini dudağının kenarına koyarak "buradayım" diye bağırdı. Neredesin diye sormamışlardı. Yine de haykırıyordu aynı dili konuşmadığına yerini. Cevap bekledi. Ses yoktu. Fark etmemişlerdi. Kapattı usulca pencereyi. Pencere açmayı severdi oysa, kapatmamalıydı içeri almayacak olsa da. Sınır koydu araya, camın varlığı onlar için gerçek sebep olacaktı. Onlar gelecek olanlardı. Gelmedi bir süre kimse. Bu süre camın varlığını unutturmuştu ona. Çıkmak isterken çarptı cama. Şeffaftı görememişti. O da bu yüzden mi görünmüyordu. O kadar sert bir cisimden yapmıştı ki camı çarptığı halde kırılmamıştı. Bu yüzden gelemediler belki diye geçirdi içinden. Hafifçe dokundu küçük parmaklarıyla. Yok oldu cam. Kırmadan açabilen girecekti, gelenler vurmuştu. Yok olunca cam belirdi kırlangıçlar. Hep oradaydılar.Onlarla dans etmeyen bir kırlangıç fark etmişti yok olan camın önündeki küçük bedeni. Tanıdık bir şeyler görmüştü gözlerinde. Kırlangıç yaklaşınca hiç itiraz etmeden onunla gitti. Bütün kırılmışlığını almıştı yanına en dokunulmazlarını atmalıydı içinden. Rüzgar yüzünü okşuyordu.
Ellerini dudağınının kenarına koymadan bağırdı bu kez. Daha gür çıkıyordu sesi. Üstelik bu kez aldırış etmiyordu verilmeyecek cevaplara.Yaşamın ardına gitmeliydi ancak o zaman atabilirdi onları içinden. Neredeydi yaşamın ardı? Bir kırlangıç gidebilir miydi o kadar? Sorular sorarken kendine durdu kırlangıç bir dağ yamacında. Bıraktı taşıdığı küçük bedeni. O da kırlangıça yük olmuştu... Ne yapacağını bilemedi atmak için yanına aldıkları ağırlaştırıyordu adımlarını taşıyamıyordu. Etrafına baktı nerede olduğunu bilmeli ona göre savunmalıydı kendini. İnsanlara karşı savunmasızdı. Yükünü taşımakta zorlananları gördü. Başkalarının da yükü vardı. Kötü bir durum olmasına karşın gülümsedi. Hepsi aynı anda hareket ediyordu. O da katıldı bu harekete ilerledikçe azalıyordu yükü ilerledikçe gülümsüyordu yüzler. Bir an durdular. Hepsi ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Neredeydiler? Neden buraya bırakıp gitmişti kırlangıçlar? Sert bir rüzgar esti. Taşınamayanları aldı. Hayretle rüzgara baktılar hükmediyordu kırlangıç. Sanıldığı kadar güçsüz bir kuş değildi. Rüzgar topladı, topladıkça parçaladı. Yok ediyorlardı birbirlerini. Uzaklaştı rüzgar. Hepsi hafiflemişti artık yükseliyorlardı kırlangıcın yanına elleri ayakları yok oluyor parlak tüyler belirliyordu bedenlerinde. Hepsi birer kırlangıç olmuştu. Hep bir ağızdan neredesin diye bağırıyorlardı. Bu kez buradayım diyen onlar değildi. Duyurmak isteyen değil duyacak olanlardı. O sese cevap olmak için dağıldılar gökyüzüne her kırlangıç küçük bir bedeni kurtarmaya gitti. Yaşamın ardına götüreceklerdi. Çoğalacaklardı attıkça. Sana da uğrar belki bir kırlangıç...
Ellerini dudağınının kenarına koymadan bağırdı bu kez. Daha gür çıkıyordu sesi. Üstelik bu kez aldırış etmiyordu verilmeyecek cevaplara.Yaşamın ardına gitmeliydi ancak o zaman atabilirdi onları içinden. Neredeydi yaşamın ardı? Bir kırlangıç gidebilir miydi o kadar? Sorular sorarken kendine durdu kırlangıç bir dağ yamacında. Bıraktı taşıdığı küçük bedeni. O da kırlangıça yük olmuştu... Ne yapacağını bilemedi atmak için yanına aldıkları ağırlaştırıyordu adımlarını taşıyamıyordu. Etrafına baktı nerede olduğunu bilmeli ona göre savunmalıydı kendini. İnsanlara karşı savunmasızdı. Yükünü taşımakta zorlananları gördü. Başkalarının da yükü vardı. Kötü bir durum olmasına karşın gülümsedi. Hepsi aynı anda hareket ediyordu. O da katıldı bu harekete ilerledikçe azalıyordu yükü ilerledikçe gülümsüyordu yüzler. Bir an durdular. Hepsi ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Neredeydiler? Neden buraya bırakıp gitmişti kırlangıçlar? Sert bir rüzgar esti. Taşınamayanları aldı. Hayretle rüzgara baktılar hükmediyordu kırlangıç. Sanıldığı kadar güçsüz bir kuş değildi. Rüzgar topladı, topladıkça parçaladı. Yok ediyorlardı birbirlerini. Uzaklaştı rüzgar. Hepsi hafiflemişti artık yükseliyorlardı kırlangıcın yanına elleri ayakları yok oluyor parlak tüyler belirliyordu bedenlerinde. Hepsi birer kırlangıç olmuştu. Hep bir ağızdan neredesin diye bağırıyorlardı. Bu kez buradayım diyen onlar değildi. Duyurmak isteyen değil duyacak olanlardı. O sese cevap olmak için dağıldılar gökyüzüne her kırlangıç küçük bir bedeni kurtarmaya gitti. Yaşamın ardına götüreceklerdi. Çoğalacaklardı attıkça. Sana da uğrar belki bir kırlangıç...
Atlı Karınca
Buğulu camdan gördüğü oyun parkı göstergesiydi uzaklaşan çocukluğunun beyaz örtüydü saflık ve beliren toprak rengiydi kirlilik. Bu kadar yakın bu kadar iç içeydi. Arabalar, yağmur, insanlar... Yaşamın telaşı her yerdeydi. Gördüklerinin yüzünde duygu yoktu. Onlar yüzünden başkalarında vardı. Gerçekler yok sayılmış sahte gerçeklikler oluşturulmuştu. İnsan hayatından daha değerli olabiliyordu bu sahte gerçeklikler. Ölüme kayıtsız kalanların yaşama hızı ne kadar anlamlı olabilir? Her şey o kadar hareketliydi ki. Bu hareketliliğe katılamayan kıpırtısızlardandı. Yeri yoktu. Yetişemiyordu. Gördüğü kötülükleri yazdıktan sonra defterini çantasına koydu kadın. Kötülük her yönüyle kayıt altına alınmalıydı. Bu döngü bu şekilde bozulabilirdi. Hoş onun için dönmüyordu. Gitmek istiyordu. Hiç kimsenin olmadığı bir yere gitmek... Burada olmak ona acı veriyordu. Belki bir atlı karıncanın üzerinde, belki boşlukta salınan bir salıncakta gitmeliydi. Atlı karıncanın hareket eden durgunluğu, salıncağın ilerlemeyen gidişleri. Ne kadar tanıdık durumlardı. Hareket var ama yok. O da öyle değil miydi? İlerlediğini düşünse de yaptığı yerinde saymaktan başka bir sey değildi. Salıncak kopmalı, at hareket etmeli! Devam etmeliydi... Geç kalmışlık değil erken gelmişlik vardı onda. Sessizliğin sese dönüştüğü yerde kalırken kendisiyle biri olsun istedi. Sarılabileceği biri. Kısa süreliğine de olsa sevilmek istedi. Yakınında yoktu kimse. O mu uzaktaydı? Onlar mı? Oyuncağına sarıldı. Hissettiği cansızlıktı.
14 Şubat 2017 Salı
Kim olduğunu bilmediğime...
İhtiyacım var sana ve senin kim olduğunu bilmiyorum ya da nerede olduğunu. Ne zaman geleceğin konusunda da bir fikrim yok çünkü geleceğine inanmıyorum. Uzun bir yolculuk yaptım yol boyunca uyumadım on beş dakikayı geçmeyen kendinden geçmeleri uykudan saymıyorum. Yol boyunca müzik dinleyip kararan, tekrar aydınlanan yeryüzünü izledim türlü düşüncelerle. Yerin yüzü yoktu. Kadının saçı. Bir yerden gitmek başka bir yere gelmek anlamına taşıyordu. Ben hiçbir zaman tam gidemedim bu yüzden yarım kaldı gelmelerim. Otobüs sarsıldı. Geçen yıl yaptığım kaza geldi aklıma...
Çığlıklar, kan, soğuk hava, cam kırıkları ama korkmadım. Bu kez biliyordum bir şey olmayacağını hareket yönüm değişmişti ne de olsa. Aynı tarihte aynı kıyafetlerle yola çıkmam meydan okuma mıydı korkaklık mı bilmiyorum. Meydan okumaysa kime? Üzerimde ne olduğunu benden başka bilen yoktu ki? Korkaklıksa eğer neydi korktuğum? Kan yoktu ki kazağımda kan yoktu ki yüzümde? Belki de bu kadar uğraşmamalıydım kendimle. Eğer bir gün uğraşmaya değer bir şey bulursam -ki bulamayacağım- bırakırım belki bu uğraşı. Yanımda oturanın adı, gideceğim yerdeki en büyük hatırlatmaydı. Yoldayken kabul etmem gereken şeyler olduğunu gösteren Yaratıcı'ya sonsuz teşekkürler... Uyumakta zorlandığını başının öne düştüğünü gördüğüm için yerimi ve yastığımı adıyla gerçeklik haykırana verdim o iyi uyudu. Benim boynum ağrıdı. İnsanlar her zaman benden daha önemli. Tekrar yerime geçtiğimde onun elime dokunarak ettiği teşekkür somut boyun ağrımı geçirmese de iyi hissettirdi. İyi hissetmek için mi yaptım? Hayır kesinlikle. O iyi hissetsin diye bunlar farklı şeyler. Anlıyorsun değil mi? Ben anlıyorum. Otobüsün sözde bir dinlenme için durduğu yerde benimle saçma bir şekilde konuşmak isteyen iki erkek yolcu bir kez daha gösterdi... Gösterdiğinin ne olduğunu söylemek istemiyorum. Durduğumuz yerlerde dinlendim mi? Hayır. Belki de daha çok yoruldum hep ilerlemeli bir şeyler görmeliydim. Asılı ipler vardı ölümü hatırlatan dışarıyı seyredip uzaklaşırken kendimden o iplere yaklaşıyordum. Ölmeli miyim? Çok bile yaşadım. Bitti yolculuk indim otobüsten. Başka bir araca geçmem gerekiyordu. Yardımcı olmaya çalışan birinin sorularına cevap veremedim. Nerede ineceksin sorusuna vereceğim cevabı düşünürken yüzümde anlamsız bir bakış belirdi. Oysa anlamsız değildi bakışım nerede inilir bilmiyorum ki? Nerede ineceğimi bilmediğimden sürüp gitmek istiyorum. Cevap alamayınca nerede kalıyorsun sorusunu yöneltti yardım etmek isteyen kişi. Gerçekten yardım mı ediyordu anlamadım bir yerde kalamıyorum diye geçirirken içimden gerçek dünyaya dönmem gerektiğini fark ettim yoksa bırakıp gidecekti beni. Bırakıp giderler uğraşmak istemezler. Somutluk kazanınca söyledim ineceğim yeri. Varlığım boşlukta salınıyordu. Uzun yoldan mı geldin diyen yardımcı olmaya çalışan kişiye evet dedim ama uzun bir yolculuk değildi. Yalan söyledim. Oğuz Atay'a kalsa konusmamalıydım. Ona kalmadı. Bir yol sonlu bir evrende ne kadar uzun olabilir ki? Biter her yol, biter her insan. Araca geçtiğimde oturanlar yüzüme tuhaf tuhaf baktılar veremediğim cevaplar onlar için kolay olmalıydı. Yer kalmamıştı. Yerim yoktu. Şaşırmadım olası bir durum. Ayakta kaldım. İkilemlerden uzak kalmaya çalıştıkça üçlemler dörtlemler açığa çıkıyordu. Açığa çıkması gereken onlar değildi sana ihtiyacım var diyerek başladığım, gittikçe saçmaladığım günümü anlattığım kişi çıkmalıydı açığa. Dilden atılmalı gereklilik bildiren ifadeler! Kaldığım yere gelince indim. Etrafta birkaç kişi dışında kimse yoktu. Taşımakta zorlandığım bavullar... Kendini taşıyamayan birinin bavul taşıması oldukça komik dışarıdan kendime baksam kahkaha atardım. Odama çıkarken zorlandım dördüncü kata basamak basamak ağırlık çekmek yorsa da biraz sonunda ulaştım odama yatağıma uzanmak istemedim yatağım dediğime bakma kaldığım yere göre benim yatağım oysa ben bana ait bir şeyin olduğunu düşünmüyorum. Dolabın anahtarını alıp oyuncağıma sarıldım onu burada bırakmıştım özlemiştir diye daha fazla ihmal etmek istemedim. Dersin başlamasına 15 dakika kalmıştı ve ben tüm bu eylem ve düşüncelerle derse gittim. Yarım bıraktığım şarkıyı tamamlamak için kulaklığımı takıp yürümeye başladım. Sonuna kadar dinlenmiyor hiçbir şarkı her şeyi bu kadar yarım bırakılan ne kadar tamamlayabilir ki? Kendine sığamadım. Rüzgar esti ürperdim kulaklık aşağıya düşüp sallanmaya başladı tekrar dinlemek için kulağıma taktım. Biliyor musun biraz heyecanlandım. Kendime saçmalama ne heyecanı sanki farklı bir şeyle karşılasacaksın deyip yok ettim heyecanımı. Bir şey daha söyleyeyim farklı bir şey olsa da heyecanlanma dedim. Sence doğru mu bu? Bence değil ve şu an sen olmadığın için bencesi önemli. Sınıfa girdiğimde kulaklığı çıkarıp elime aldım. Başımı birini görmek için kaldırdığımda bana sallanan eli fark ettim. Yarım bıraktığım şarkı, yok ettiğim heyecanım arasında ne yapacağımı bilemedim buna rağmen ilerlemiş olmam büyük başarı. Başarı öyle büyük ki önümdeki küçük yükseltiyi görmedim ayağım takıldı sendeledim. Yardımcı olmaya çalışan kişi görse uzun yoldan gelmişsin derdi. O anımda sen olsaydin düşmemi engellemek için elini uzatırdın. Uzatırdın değil mi? Biri demişti ki düşmeyi engellemek düştükten sonra kaldırmaktan daha anlamlı tam böyle söylememişti ama buna yakın bir şeydi. Neyse kimse elini uzatmadı düşmemi engelleyen bir şey yoktu benden başka. O halimi görenler güldüler bana, ben de güldüm. Oysa acınasıydım. İçimin dışıma uyacağı bir zaman olacak mı? Önümdeki yükseltilere dikkat ederek hiç takılmadan neredeyse altı sıra ilerledim. Az önceki sarsılma içimi bir kenara bırakmam için olabilirdi. Yerime ulaştığımda sarıldım bana el sallayıp olduğu yeri gösterene. Olduğumuz yeri göstermek hep öyle kolay olsa keşke. Sarılırken gülümsedim üzerimde gereksiz bir hafiflik vardı. Oturdum yanımdakiyle önümdekilerle vasat bir konuşma yaptım. O an onlara bu sana anlattıklarımı anlatsam dinlemezlerdi çok konuştum. Kısa cevaplar yetiyordu onlara. Bana yetmiyordu çoğu şey. Sen dinliyorsun ya şimdi beni, yoksun diye. Olsan sen de dinlemezdin. O vasatlığın üzerimde oluşturduğu baskıyı duvarların ötesine taşımak için pencereleri açmaya başladım. Kaptırmıştım. Baskı fazlaydı. Daha çok pencere! Vardı... Açmama izin vermediler. Son açtığım pencerenin önünde bir süre durup derin nefes alınca attım biraz içimi. Hava soğuk diye kapatmamı istediler. Değildi. Bana dokunabilseler kül olacaklardı. Ama kapattım sondakini açık bırakarak orada atmıştım içimi tamamen dışarı çıkmasını beklemeliydim. İlk açtığımı da o az önce yazdığım biri kapattı. Yerime oturdum. Benim yerim olmadığını belirterek. Devam etmeli miyim? Günüm henüz bitmedi ve böyle saçmalıklarla dolu. Geri kalanı da anlatmak isterim ama şu an bu isteğimi yerine getirmeyeceğim. Yoruldum kendimden.
Çığlıklar, kan, soğuk hava, cam kırıkları ama korkmadım. Bu kez biliyordum bir şey olmayacağını hareket yönüm değişmişti ne de olsa. Aynı tarihte aynı kıyafetlerle yola çıkmam meydan okuma mıydı korkaklık mı bilmiyorum. Meydan okumaysa kime? Üzerimde ne olduğunu benden başka bilen yoktu ki? Korkaklıksa eğer neydi korktuğum? Kan yoktu ki kazağımda kan yoktu ki yüzümde? Belki de bu kadar uğraşmamalıydım kendimle. Eğer bir gün uğraşmaya değer bir şey bulursam -ki bulamayacağım- bırakırım belki bu uğraşı. Yanımda oturanın adı, gideceğim yerdeki en büyük hatırlatmaydı. Yoldayken kabul etmem gereken şeyler olduğunu gösteren Yaratıcı'ya sonsuz teşekkürler... Uyumakta zorlandığını başının öne düştüğünü gördüğüm için yerimi ve yastığımı adıyla gerçeklik haykırana verdim o iyi uyudu. Benim boynum ağrıdı. İnsanlar her zaman benden daha önemli. Tekrar yerime geçtiğimde onun elime dokunarak ettiği teşekkür somut boyun ağrımı geçirmese de iyi hissettirdi. İyi hissetmek için mi yaptım? Hayır kesinlikle. O iyi hissetsin diye bunlar farklı şeyler. Anlıyorsun değil mi? Ben anlıyorum. Otobüsün sözde bir dinlenme için durduğu yerde benimle saçma bir şekilde konuşmak isteyen iki erkek yolcu bir kez daha gösterdi... Gösterdiğinin ne olduğunu söylemek istemiyorum. Durduğumuz yerlerde dinlendim mi? Hayır. Belki de daha çok yoruldum hep ilerlemeli bir şeyler görmeliydim. Asılı ipler vardı ölümü hatırlatan dışarıyı seyredip uzaklaşırken kendimden o iplere yaklaşıyordum. Ölmeli miyim? Çok bile yaşadım. Bitti yolculuk indim otobüsten. Başka bir araca geçmem gerekiyordu. Yardımcı olmaya çalışan birinin sorularına cevap veremedim. Nerede ineceksin sorusuna vereceğim cevabı düşünürken yüzümde anlamsız bir bakış belirdi. Oysa anlamsız değildi bakışım nerede inilir bilmiyorum ki? Nerede ineceğimi bilmediğimden sürüp gitmek istiyorum. Cevap alamayınca nerede kalıyorsun sorusunu yöneltti yardım etmek isteyen kişi. Gerçekten yardım mı ediyordu anlamadım bir yerde kalamıyorum diye geçirirken içimden gerçek dünyaya dönmem gerektiğini fark ettim yoksa bırakıp gidecekti beni. Bırakıp giderler uğraşmak istemezler. Somutluk kazanınca söyledim ineceğim yeri. Varlığım boşlukta salınıyordu. Uzun yoldan mı geldin diyen yardımcı olmaya çalışan kişiye evet dedim ama uzun bir yolculuk değildi. Yalan söyledim. Oğuz Atay'a kalsa konusmamalıydım. Ona kalmadı. Bir yol sonlu bir evrende ne kadar uzun olabilir ki? Biter her yol, biter her insan. Araca geçtiğimde oturanlar yüzüme tuhaf tuhaf baktılar veremediğim cevaplar onlar için kolay olmalıydı. Yer kalmamıştı. Yerim yoktu. Şaşırmadım olası bir durum. Ayakta kaldım. İkilemlerden uzak kalmaya çalıştıkça üçlemler dörtlemler açığa çıkıyordu. Açığa çıkması gereken onlar değildi sana ihtiyacım var diyerek başladığım, gittikçe saçmaladığım günümü anlattığım kişi çıkmalıydı açığa. Dilden atılmalı gereklilik bildiren ifadeler! Kaldığım yere gelince indim. Etrafta birkaç kişi dışında kimse yoktu. Taşımakta zorlandığım bavullar... Kendini taşıyamayan birinin bavul taşıması oldukça komik dışarıdan kendime baksam kahkaha atardım. Odama çıkarken zorlandım dördüncü kata basamak basamak ağırlık çekmek yorsa da biraz sonunda ulaştım odama yatağıma uzanmak istemedim yatağım dediğime bakma kaldığım yere göre benim yatağım oysa ben bana ait bir şeyin olduğunu düşünmüyorum. Dolabın anahtarını alıp oyuncağıma sarıldım onu burada bırakmıştım özlemiştir diye daha fazla ihmal etmek istemedim. Dersin başlamasına 15 dakika kalmıştı ve ben tüm bu eylem ve düşüncelerle derse gittim. Yarım bıraktığım şarkıyı tamamlamak için kulaklığımı takıp yürümeye başladım. Sonuna kadar dinlenmiyor hiçbir şarkı her şeyi bu kadar yarım bırakılan ne kadar tamamlayabilir ki? Kendine sığamadım. Rüzgar esti ürperdim kulaklık aşağıya düşüp sallanmaya başladı tekrar dinlemek için kulağıma taktım. Biliyor musun biraz heyecanlandım. Kendime saçmalama ne heyecanı sanki farklı bir şeyle karşılasacaksın deyip yok ettim heyecanımı. Bir şey daha söyleyeyim farklı bir şey olsa da heyecanlanma dedim. Sence doğru mu bu? Bence değil ve şu an sen olmadığın için bencesi önemli. Sınıfa girdiğimde kulaklığı çıkarıp elime aldım. Başımı birini görmek için kaldırdığımda bana sallanan eli fark ettim. Yarım bıraktığım şarkı, yok ettiğim heyecanım arasında ne yapacağımı bilemedim buna rağmen ilerlemiş olmam büyük başarı. Başarı öyle büyük ki önümdeki küçük yükseltiyi görmedim ayağım takıldı sendeledim. Yardımcı olmaya çalışan kişi görse uzun yoldan gelmişsin derdi. O anımda sen olsaydin düşmemi engellemek için elini uzatırdın. Uzatırdın değil mi? Biri demişti ki düşmeyi engellemek düştükten sonra kaldırmaktan daha anlamlı tam böyle söylememişti ama buna yakın bir şeydi. Neyse kimse elini uzatmadı düşmemi engelleyen bir şey yoktu benden başka. O halimi görenler güldüler bana, ben de güldüm. Oysa acınasıydım. İçimin dışıma uyacağı bir zaman olacak mı? Önümdeki yükseltilere dikkat ederek hiç takılmadan neredeyse altı sıra ilerledim. Az önceki sarsılma içimi bir kenara bırakmam için olabilirdi. Yerime ulaştığımda sarıldım bana el sallayıp olduğu yeri gösterene. Olduğumuz yeri göstermek hep öyle kolay olsa keşke. Sarılırken gülümsedim üzerimde gereksiz bir hafiflik vardı. Oturdum yanımdakiyle önümdekilerle vasat bir konuşma yaptım. O an onlara bu sana anlattıklarımı anlatsam dinlemezlerdi çok konuştum. Kısa cevaplar yetiyordu onlara. Bana yetmiyordu çoğu şey. Sen dinliyorsun ya şimdi beni, yoksun diye. Olsan sen de dinlemezdin. O vasatlığın üzerimde oluşturduğu baskıyı duvarların ötesine taşımak için pencereleri açmaya başladım. Kaptırmıştım. Baskı fazlaydı. Daha çok pencere! Vardı... Açmama izin vermediler. Son açtığım pencerenin önünde bir süre durup derin nefes alınca attım biraz içimi. Hava soğuk diye kapatmamı istediler. Değildi. Bana dokunabilseler kül olacaklardı. Ama kapattım sondakini açık bırakarak orada atmıştım içimi tamamen dışarı çıkmasını beklemeliydim. İlk açtığımı da o az önce yazdığım biri kapattı. Yerime oturdum. Benim yerim olmadığını belirterek. Devam etmeli miyim? Günüm henüz bitmedi ve böyle saçmalıklarla dolu. Geri kalanı da anlatmak isterim ama şu an bu isteğimi yerine getirmeyeceğim. Yoruldum kendimden.
7 Ocak 2017 Cumartesi
Gün Sonu
İsim kullanmıyor oluşum yazılanların anlaşılmasını zorlaştırıyor olabilir fakat bilinmeli ki bunlar önemsiz şeyler. Birisi ondan bir konuda yardım istemişti. Yardım isteyen kişi bunu biraz utanarak yapmıştı yakın değillerdi. Bir insana yardım etmek için arada bir yakınlık olmasına gerek yoktu bunu henüz öğrenmemiş olmalıydı. Bir şey daha isteyecekti ama yine yakın olmadığı düşünerek istememişti. Bunları söylemlerden anlayabiliyordu. Ona isteyemediğini de sunacaktı. Aradan bir gün geçtikten sonra yeni günün sabahında bir araya geldiler. İstediğini ona verdikten sonra isteyemediğini de verdi bu da sana yardımcı olur diyerek uzattı günlerini alan çalışmasını, başkaları gibi sakınmıyordu. İsteyemediğini de alan kişi oldukça mutluydu. Bunları da isteyecektim ama vermezsin diye söylemedim dedi. Neden vermeyecektim ki bir kağıtta yazılanlar bir insanın iyi hissetmesinden daha mı önemliydi? Elbette değildi. Birisinin yükünü hafifletmiş olmanın rahatlığıyla yerine geçti. Aynı ortamdaydılar. Memnuniyetini göstermek için ona gülümsüyordu. Güzeldi gülümsemesi, herkesin gülümsemesi güzeldir. Saat ilerledi. Ortamdan soyutlanmış bir şekilde otururken ondan yardım isteyen kişinin seslenmesiyle varlığı somutluk kazandı. Sana çikolata aldım dedi karşısındaki kişi. O anlamsız gözlerle çikolataya ve onu uzatan kişiye bakıp ne iğrenç bir durum diye içinden geçirirken el çabukluğuyla çikolatayı alıp teşekkür etti. Çantasına koyduktan sonra bir kez daha iğrendi. Bu kez hem o kişiden hem kendinden. Işıklar, sesler, insanlar... Her şey ne kadar da nefret edilesi diye düşündü. Bulunduğu ortamda var olanların ya da var olduğunu sananların konuşmalarını duymak zorunda kalıyordu. Söyledikleri o kadar boş ve anlamsızdı ki... Konuşmanın boşluğu, konuşanın doluluğu ile orantılı diye düşünürsek o kişinin uzattığı çikolata o kadar da anlamsız değildi. Ondan iğrendi aldığı yardımın altında kalmamak adına uzatmıştı çikolatayı. Neden böyle durumlarda üstünlük taslamaya kalkışır ki insanlar? Eğer verdiği kağıtlar karşılığında almamış olsaydı bu çikolatayı belki de mutlu olacaktı başkalarını düşünen insanların var olduğunu gördüğü için ama görebildiği tek şey insan acizliğiydi. Kendinden iğrendi bu düşündüklerini yüzüne haykıramadığı için. Nasıl söylenir ki bu sahtelik. Üstelik çikolata sevmezdi. Bu onunla ilgili en çok bilinendi. En bilenini hiç bilmiyorsa hiç bilinmeyeni... Ne acı! Yakın olmadıklarından ve çikolatanın kadınlar üzerindeki olumlu etkisinin saçmalığına inandığından almış olmalıydı. Çikolata çantadaki yerini almıştı ama o hayattaki yerini bir türlü alamamıştı. Yersiz olabilir miydi? Komik bir ifade oldu sanki yersiz insan. Olsun. Karşılıksız yapılan yardımlara inancın kalmış olmasına üzüldü. Herhangi bir şey için vermemişti kağıtları. Tek nedeni zor durumda kalan birininin işini kolaylaştırmaktı. Bunu anlamayacak kadar körleşmişlerdi. Öfkeleniyordu. Belki de bu kadar üzerinde durmamalıydı. Akşamüstü arkadaşlarıyla bir araya geldi. O arkadaş diye tanımlamıyordu. Bir arada yaşamak zorunda olduklarımızı isimlendirme ihtiyacı hisseden kişiyi bilmiyor olsa da bu isimlendirmelerin saçma olduğunu biliyordu. Konuşmaya başladı arkadaşları. Hepsinin anlatacağı bir şeyler vardı. Yalnız onun yoktu. Süsledikleri aşkları ve yine aynı süslemelerle anlattıkları ayrılıkları... Ne çok anlatıyorlardı. Aşkın hikayesi hep aynıydı ayrılığın da öyle. Neydi peki bu süs? Bu anlatı? Çok mutlu görünmek, ya da göstermek acı çektiğini neye yarar ki? -mutluluk görülür, acı gösterilirdi, görülecek ya da gösterilecek bir olguya sahip değildi- Bir yararı olmalıydı pragmatizmin varlıktan daha önemli olduğu dönemlerde. Pragmatik olmadığı için anlamıyordu herhalde. Düşünmekten yorulmuştu. Gün başlıyordu sabahın ilk ışıkları odaya yansırken düşüncelerinin yorduğu bedenini hissetti. Artık uyumalıydı. İnsanların güne başladığı saatlerde günü sonlandırıyordu. Onlar başlarken o bitiyordu.
Kısa Bir Anın Uzun Etkisi
Bugün, arka sırasında oturan çocuğun seslenmesiyle arkasını dönmüş, sorduğu soruyu cevaplamak üzereyken masanın üzerinde duran telefona gelen mesaj sesiyle duraksamıştı. Çocukla aynı anda telefona baktı mesaj "Hayatım" diye kayıtlı birinden gelmişti. Birileri, birilerinin hayatı olabiliyordu. Çocuğun telefona bakışı ile onun bakışı arasında oldukça belirgin farklar vardı çocuk gülümseyen yüz ifadesiyle iç çekerken o duraksamıştı, harekete geçmesi lazımdı duraksaması bir şeylerin ters gittiğini düşündürebilirdi. Hoş düşünemezlerdi. Soruyu cevapladıktan sonra önüne dönerek kitabını okumaya devam etti. O mesajı görmemiş gibi. Gece pencereden seyrederken yeryüzünü, yerdeki beyazlık, gökteki karanlık karşıtlığında sıkışırken aklına geldi o görüntü... Neredeydi hayatı? Aynı göğün altında aynı yerin yüzünde yaşıyorlarsa neden uzaktaydı bu kadar? Yapayalnız olmak. Pekiştirmek yalnızlık hissinin nasıl olduğunu belirtmiyor olsa da dilbisi bu ifadeyi gerektiriyor. Bulunduğu yerde insanlar vardı. Onlarla arasındaki mesafe bir adımdı ama o, ulaşılamayacak kadar uzaktaydı. Yüzünde hissettiği soğukluğun etkisini azaltmak amacıyla odaya bakmış hissettiği sıcak ve kirli havanın oluşturduğu tiksintiyle biriyle göz göze geldi. Bir anda olmuştu -çoğu şey bir anda olur- Odadaki gülümsedi fakat o gülümseyemedi önceden olsa yapardı artık yapamıyordu. Görmek istemiyordu. Sahte tebessümler ruhunu hırpalıyordu. Onu yok edemezdi, kendine de... Yapabileceği tek şey ortamı terk etmekti. Artık terk edebiliyordu. Bir süre dönmedi gideceği alanlar sınırlı olsa da içindeki sınırsızlık çokluk yaratıyordu. Ruhu çekilmiş bedeni bir yerlerde olma zorunluluğu taşıyordu. O kadar çok yerdeydi ki... Düşüncelerine beden yaratsa kendinden binlerce olacaktı. İyi ki yoktu yaratma gücü. Yatağına uzandı, dizlerini topladı. -kendini içine almaktı bu- Ağlamaya başladı oysa hiç yoktu ağlayası. Hiç gülesim yoktu deyip kahkahalara boğulmak varken ağlayasım yoktu deyip gözyaşlarına boğulma karşıtlığı karanlık gökyüzü, aydınlık yeryüzü ile kıyaslanabilir miydi? Ağlaması şiddetlendi. Bu şiddet yıkımlara sebep olmadı. Kendini tutamıyordu yanaklarından süzülüp yastığı ıslatanlar içini kurutuyordu. Anlamamalıydılar. Anlamadılar. Gözyaşları bitti, bunları yazdı. Fark etmiyorlardı. Bu durumu kolaylaştırıyor olsa da bazen buna ağlıyordu yanında olup hüznünü fark etmeyenlere.
Karanlık
İçinde tarifi mümkün olmayan bir sıkıntı duyuyordu. Sebebini doğrudan gösteremezse de gördüğü rüyalardan farklı olarak bu sıkıntının nasıl başladığını biliyordu. Ona ithafen yazılan bir kaç paragraf onu yine kendi karanlığa götürmeyi başarmıştı. Peki neydi bu paragrafta yazılı olanlar? Özür ve pişmanlık içerikli gerçeği geç fark etmiş bir adamın yazdıklarından başka şey değildi? Zaten alışık değil miydi bu geri dönüş manzarasına neden ilk kez görürcesine bakıp düşünüyordu ki olan da olacak olan da belliydi. Onu asıl üzen neydi? Belki de onu bulmaya çalışıyor bu yüzden bu kadar üsteliyordu bilmiyordu ama bu sayede bir şeyler bilmeyi başarmıştı. Neden en çok ihtiyaç duyduğu anlarda yanında bulamıyordu kimseyi, neden o lanet olasılar en olmadık zamanlarda gitmiş onu karanlığa mahkum etmişlerdi? Kendi çabasıyla bulduğu aydınlığa ulaşmaya çalışırken niye bir gölge gibi sürekli peşindeydiler? Gölgeler ışıkta var olurdu bu doğruydu. Ne yani tüm karanlık boyunca yanındaydılar da o bunu aydınlığa kavuşunca mı hissetmişti? Palavra! Onlar hiç olmadı ve olmayacaklar buna alışmak kolay olmadı ama artık alışmıştı. Belki de artık yaptığı en iyi şey buydu. Yığınlar onu kendine iterken kendinden başka sığınacak yeri olmayan biri için nasıl bir istikamet olabilir ki? Canı çok yanıyordu gerçekten de insanın sol yanına ağırlık çökebiliyormuş. Bedene sığmayan ruh, acı içinde kıvranırken hafiflemek için bedene taşınmaktan başka bir şey yapmıyor, bedene yayılıp her hücrede etkisini gösteren o şey tanımlanamıyordu.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)