İsim kullanmıyor oluşum yazılanların anlaşılmasını zorlaştırıyor olabilir fakat bilinmeli ki bunlar önemsiz şeyler. Birisi ondan bir konuda yardım istemişti. Yardım isteyen kişi bunu biraz utanarak yapmıştı yakın değillerdi. Bir insana yardım etmek için arada bir yakınlık olmasına gerek yoktu bunu henüz öğrenmemiş olmalıydı. Bir şey daha isteyecekti ama yine yakın olmadığı düşünerek istememişti. Bunları söylemlerden anlayabiliyordu. Ona isteyemediğini de sunacaktı. Aradan bir gün geçtikten sonra yeni günün sabahında bir araya geldiler. İstediğini ona verdikten sonra isteyemediğini de verdi bu da sana yardımcı olur diyerek uzattı günlerini alan çalışmasını, başkaları gibi sakınmıyordu. İsteyemediğini de alan kişi oldukça mutluydu. Bunları da isteyecektim ama vermezsin diye söylemedim dedi. Neden vermeyecektim ki bir kağıtta yazılanlar bir insanın iyi hissetmesinden daha mı önemliydi? Elbette değildi. Birisinin yükünü hafifletmiş olmanın rahatlığıyla yerine geçti. Aynı ortamdaydılar. Memnuniyetini göstermek için ona gülümsüyordu. Güzeldi gülümsemesi, herkesin gülümsemesi güzeldir. Saat ilerledi. Ortamdan soyutlanmış bir şekilde otururken ondan yardım isteyen kişinin seslenmesiyle varlığı somutluk kazandı. Sana çikolata aldım dedi karşısındaki kişi. O anlamsız gözlerle çikolataya ve onu uzatan kişiye bakıp ne iğrenç bir durum diye içinden geçirirken el çabukluğuyla çikolatayı alıp teşekkür etti. Çantasına koyduktan sonra bir kez daha iğrendi. Bu kez hem o kişiden hem kendinden. Işıklar, sesler, insanlar... Her şey ne kadar da nefret edilesi diye düşündü. Bulunduğu ortamda var olanların ya da var olduğunu sananların konuşmalarını duymak zorunda kalıyordu. Söyledikleri o kadar boş ve anlamsızdı ki... Konuşmanın boşluğu, konuşanın doluluğu ile orantılı diye düşünürsek o kişinin uzattığı çikolata o kadar da anlamsız değildi. Ondan iğrendi aldığı yardımın altında kalmamak adına uzatmıştı çikolatayı. Neden böyle durumlarda üstünlük taslamaya kalkışır ki insanlar? Eğer verdiği kağıtlar karşılığında almamış olsaydı bu çikolatayı belki de mutlu olacaktı başkalarını düşünen insanların var olduğunu gördüğü için ama görebildiği tek şey insan acizliğiydi. Kendinden iğrendi bu düşündüklerini yüzüne haykıramadığı için. Nasıl söylenir ki bu sahtelik. Üstelik çikolata sevmezdi. Bu onunla ilgili en çok bilinendi. En bilenini hiç bilmiyorsa hiç bilinmeyeni... Ne acı! Yakın olmadıklarından ve çikolatanın kadınlar üzerindeki olumlu etkisinin saçmalığına inandığından almış olmalıydı. Çikolata çantadaki yerini almıştı ama o hayattaki yerini bir türlü alamamıştı. Yersiz olabilir miydi? Komik bir ifade oldu sanki yersiz insan. Olsun. Karşılıksız yapılan yardımlara inancın kalmış olmasına üzüldü. Herhangi bir şey için vermemişti kağıtları. Tek nedeni zor durumda kalan birininin işini kolaylaştırmaktı. Bunu anlamayacak kadar körleşmişlerdi. Öfkeleniyordu. Belki de bu kadar üzerinde durmamalıydı. Akşamüstü arkadaşlarıyla bir araya geldi. O arkadaş diye tanımlamıyordu. Bir arada yaşamak zorunda olduklarımızı isimlendirme ihtiyacı hisseden kişiyi bilmiyor olsa da bu isimlendirmelerin saçma olduğunu biliyordu. Konuşmaya başladı arkadaşları. Hepsinin anlatacağı bir şeyler vardı. Yalnız onun yoktu. Süsledikleri aşkları ve yine aynı süslemelerle anlattıkları ayrılıkları... Ne çok anlatıyorlardı. Aşkın hikayesi hep aynıydı ayrılığın da öyle. Neydi peki bu süs? Bu anlatı? Çok mutlu görünmek, ya da göstermek acı çektiğini neye yarar ki? -mutluluk görülür, acı gösterilirdi, görülecek ya da gösterilecek bir olguya sahip değildi- Bir yararı olmalıydı pragmatizmin varlıktan daha önemli olduğu dönemlerde. Pragmatik olmadığı için anlamıyordu herhalde. Düşünmekten yorulmuştu. Gün başlıyordu sabahın ilk ışıkları odaya yansırken düşüncelerinin yorduğu bedenini hissetti. Artık uyumalıydı. İnsanların güne başladığı saatlerde günü sonlandırıyordu. Onlar başlarken o bitiyordu.
7 Ocak 2017 Cumartesi
Kısa Bir Anın Uzun Etkisi
Bugün, arka sırasında oturan çocuğun seslenmesiyle arkasını dönmüş, sorduğu soruyu cevaplamak üzereyken masanın üzerinde duran telefona gelen mesaj sesiyle duraksamıştı. Çocukla aynı anda telefona baktı mesaj "Hayatım" diye kayıtlı birinden gelmişti. Birileri, birilerinin hayatı olabiliyordu. Çocuğun telefona bakışı ile onun bakışı arasında oldukça belirgin farklar vardı çocuk gülümseyen yüz ifadesiyle iç çekerken o duraksamıştı, harekete geçmesi lazımdı duraksaması bir şeylerin ters gittiğini düşündürebilirdi. Hoş düşünemezlerdi. Soruyu cevapladıktan sonra önüne dönerek kitabını okumaya devam etti. O mesajı görmemiş gibi. Gece pencereden seyrederken yeryüzünü, yerdeki beyazlık, gökteki karanlık karşıtlığında sıkışırken aklına geldi o görüntü... Neredeydi hayatı? Aynı göğün altında aynı yerin yüzünde yaşıyorlarsa neden uzaktaydı bu kadar? Yapayalnız olmak. Pekiştirmek yalnızlık hissinin nasıl olduğunu belirtmiyor olsa da dilbisi bu ifadeyi gerektiriyor. Bulunduğu yerde insanlar vardı. Onlarla arasındaki mesafe bir adımdı ama o, ulaşılamayacak kadar uzaktaydı. Yüzünde hissettiği soğukluğun etkisini azaltmak amacıyla odaya bakmış hissettiği sıcak ve kirli havanın oluşturduğu tiksintiyle biriyle göz göze geldi. Bir anda olmuştu -çoğu şey bir anda olur- Odadaki gülümsedi fakat o gülümseyemedi önceden olsa yapardı artık yapamıyordu. Görmek istemiyordu. Sahte tebessümler ruhunu hırpalıyordu. Onu yok edemezdi, kendine de... Yapabileceği tek şey ortamı terk etmekti. Artık terk edebiliyordu. Bir süre dönmedi gideceği alanlar sınırlı olsa da içindeki sınırsızlık çokluk yaratıyordu. Ruhu çekilmiş bedeni bir yerlerde olma zorunluluğu taşıyordu. O kadar çok yerdeydi ki... Düşüncelerine beden yaratsa kendinden binlerce olacaktı. İyi ki yoktu yaratma gücü. Yatağına uzandı, dizlerini topladı. -kendini içine almaktı bu- Ağlamaya başladı oysa hiç yoktu ağlayası. Hiç gülesim yoktu deyip kahkahalara boğulmak varken ağlayasım yoktu deyip gözyaşlarına boğulma karşıtlığı karanlık gökyüzü, aydınlık yeryüzü ile kıyaslanabilir miydi? Ağlaması şiddetlendi. Bu şiddet yıkımlara sebep olmadı. Kendini tutamıyordu yanaklarından süzülüp yastığı ıslatanlar içini kurutuyordu. Anlamamalıydılar. Anlamadılar. Gözyaşları bitti, bunları yazdı. Fark etmiyorlardı. Bu durumu kolaylaştırıyor olsa da bazen buna ağlıyordu yanında olup hüznünü fark etmeyenlere.
Karanlık
İçinde tarifi mümkün olmayan bir sıkıntı duyuyordu. Sebebini doğrudan gösteremezse de gördüğü rüyalardan farklı olarak bu sıkıntının nasıl başladığını biliyordu. Ona ithafen yazılan bir kaç paragraf onu yine kendi karanlığa götürmeyi başarmıştı. Peki neydi bu paragrafta yazılı olanlar? Özür ve pişmanlık içerikli gerçeği geç fark etmiş bir adamın yazdıklarından başka şey değildi? Zaten alışık değil miydi bu geri dönüş manzarasına neden ilk kez görürcesine bakıp düşünüyordu ki olan da olacak olan da belliydi. Onu asıl üzen neydi? Belki de onu bulmaya çalışıyor bu yüzden bu kadar üsteliyordu bilmiyordu ama bu sayede bir şeyler bilmeyi başarmıştı. Neden en çok ihtiyaç duyduğu anlarda yanında bulamıyordu kimseyi, neden o lanet olasılar en olmadık zamanlarda gitmiş onu karanlığa mahkum etmişlerdi? Kendi çabasıyla bulduğu aydınlığa ulaşmaya çalışırken niye bir gölge gibi sürekli peşindeydiler? Gölgeler ışıkta var olurdu bu doğruydu. Ne yani tüm karanlık boyunca yanındaydılar da o bunu aydınlığa kavuşunca mı hissetmişti? Palavra! Onlar hiç olmadı ve olmayacaklar buna alışmak kolay olmadı ama artık alışmıştı. Belki de artık yaptığı en iyi şey buydu. Yığınlar onu kendine iterken kendinden başka sığınacak yeri olmayan biri için nasıl bir istikamet olabilir ki? Canı çok yanıyordu gerçekten de insanın sol yanına ağırlık çökebiliyormuş. Bedene sığmayan ruh, acı içinde kıvranırken hafiflemek için bedene taşınmaktan başka bir şey yapmıyor, bedene yayılıp her hücrede etkisini gösteren o şey tanımlanamıyordu.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)