18 Şubat 2017 Cumartesi
Atlı Karınca
Buğulu camdan gördüğü oyun parkı göstergesiydi uzaklaşan çocukluğunun beyaz örtüydü saflık ve beliren toprak rengiydi kirlilik. Bu kadar yakın bu kadar iç içeydi. Arabalar, yağmur, insanlar... Yaşamın telaşı her yerdeydi. Gördüklerinin yüzünde duygu yoktu. Onlar yüzünden başkalarında vardı. Gerçekler yok sayılmış sahte gerçeklikler oluşturulmuştu. İnsan hayatından daha değerli olabiliyordu bu sahte gerçeklikler. Ölüme kayıtsız kalanların yaşama hızı ne kadar anlamlı olabilir? Her şey o kadar hareketliydi ki. Bu hareketliliğe katılamayan kıpırtısızlardandı. Yeri yoktu. Yetişemiyordu. Gördüğü kötülükleri yazdıktan sonra defterini çantasına koydu kadın. Kötülük her yönüyle kayıt altına alınmalıydı. Bu döngü bu şekilde bozulabilirdi. Hoş onun için dönmüyordu. Gitmek istiyordu. Hiç kimsenin olmadığı bir yere gitmek... Burada olmak ona acı veriyordu. Belki bir atlı karıncanın üzerinde, belki boşlukta salınan bir salıncakta gitmeliydi. Atlı karıncanın hareket eden durgunluğu, salıncağın ilerlemeyen gidişleri. Ne kadar tanıdık durumlardı. Hareket var ama yok. O da öyle değil miydi? İlerlediğini düşünse de yaptığı yerinde saymaktan başka bir sey değildi. Salıncak kopmalı, at hareket etmeli! Devam etmeliydi... Geç kalmışlık değil erken gelmişlik vardı onda. Sessizliğin sese dönüştüğü yerde kalırken kendisiyle biri olsun istedi. Sarılabileceği biri. Kısa süreliğine de olsa sevilmek istedi. Yakınında yoktu kimse. O mu uzaktaydı? Onlar mı? Oyuncağına sarıldı. Hissettiği cansızlıktı.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder